AZMİN ZAFERİ


17/4/2008 · Kategori: secmeyazilar

İnsanların hayatında bazı dönüm noktaları olur, buna inanırım ben. İşte yakından tanık olduğum, çevremizdeki herkesi oldukça şaşırtan, babamın hayatındaki dönüm noktasından söz etmek istiyorum. Babam, kendisini sık sık şehir dışına yolladıkları için ve bazı nedenlerden dolayı ben yedi aylıkken, muhasebe müdürü olduğu fabrikadan ayrılmış.

Ailevi nedenlerden dolayı, 1969’da Ankara Hacettepe Üniversitesi, Fransız Filolojisi 3’üncü sınıftan ayrıldığı için, lise mezunu olarak bir bankanın açtığı memurluk sınavına girmiş. Kazanmış da. Ama anne babası istememiş oğullarının başka bir şehirde bankacı olmasını. Babam da bunun üzerine yaşlı anne babasını yalnız bırakmayarak bankacılıktan vazgeçmiş.

Sonrasında anneannemin bulduğu Toros Gübre Fabrikası’nda teknik görevli olarak vardiya ile işe başlamış. Hatırlıyorum da, çocukken, ben gece yatarken babacığım işe giderdi. Burada 10 yıl gibi bir süre çalıştıktan sonra zor şartlarda yıprandığı için, ayrıca sağlığını da düşünerek, annemle verdikleri karar sonucunda, tazminatını alarak bu işten ayrıldı. Daha sonra balıkları çok sevdiği için bir balıkçı dükkanında çalışmaya başladı. Babam bu işe girdikten sonra yaşamakta olduğumuz küçük kasabadan Adana’ya taşındık. Babam balıkçılardan yem almak için sabahları dörtte kalkıyor ve günde 300 km yol yapıyordu. Bir süre sonra, o sıralarda ilkokul öğretmenliğinden yeni emekli olan annem, babama: “Bu işten ayrılmanı istiyorum. Bu yaştan sonra da iş bulamazsan da ben sana bakarım” diyor. (Bu arada babamın yaşı 46)

Dükkâna gittiği son günlerin birinde, Ankara’da okuduğu yıllarda, beraber ders çalıştığı o sıralar çok samimi olduğu arkadaşı, dükkâna balık almaya geliyor ve tesadüf karşılaşıyorlar. (Babamın sözünü ettiğimiz bu arkadaşı okula devam etmiş ve profesör olmuş) Hoş beş ve anıları tazeledikten sonra arkadaşı babama: “Bu iş sana layık değil, gel üniversite sınavları gir, kazanırsın sen, gel oku” demiş.

O akşam, durumu bizlere anlattı babam bir solukta. Tüm bunları ilgiyle dinleyen annem, ben ve babaannem hem çok şaşırdık, hem de çok sevindik. Babama, sınava girmesini, denemekle hiçbir şey kaybetmeyeceğini belirttik.

Ardından da sınav için duyuru yapılmasını beklemeye koyulduk. Üç, dört gün sonra televizyon kanallarını gezerken duyduğumuz bir haber üzerine, donup kalmıştık. Yarın başvuru için son gündü, elimizde ne form vardı, ne bir şey. Ertesi gün annem, babamın mezun olduğu liseye gidip, babamın diploma örneğini alıyor ve form almaya koşuyor. Formu babama imzalatıp, başvuru süresinin bitimine beş dakika kala son anda gerekli yere teslim ediyor.

O zamanlar iki aşamalı olan üniversite sınavlarından ilkini Türkiye’de ilk 50 kişi arasına girerek kazanıyor. Ben çok şaşırıyorum. Nasıl şaşırmam ki? Okulu bırakalı 20 yıl olmuş. Hem çalışmaya zamanı yoktu, hem de nasıl bu kadar yüksek puan alabildi diye. Öğrenmem gerek. (O yıl lise 1’de olan ben iki yıl sonra aynı sınava gireceğim ya) Soruyorum babama, “başarının sırrı” ne diye. Tahmin ettiğim cevabı alıyorum.

 

Babamın verdiği cevap: “Başarının sırrı, çok okumakta” oluyor. Gerçekten doğru. O kadar çok okuyordu ki (hala çok okuyor) çok şaşırıyordum, çocukluğumda...

Ve ardından da başarılması zor olan ikinci sınav. Evet babam, 47 yaşında üniversite öğrencisi oluyor. Herkes çok şaşırıyor tabii ki, babamın bu yaşta öğrenci olmasına. Tanıdıklarımız, arkadaşlarım ve özellikle de babamın öğrenci kimliğini gören otobüsteki muavinler...

Annemin tek emekli maaşıyla geçiniyoruz, dört yıl, dile kolay. Annem, tanıdıklarımıza: “İki çocuk okutuyorum artık. Kız tembel de oğlan çalışkan” diye tatlı tatlı takılırdı.

Vizeler, finaller... (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim bir şey var ki, babamın derslerine yukarıda sözünü ettiğim arkadaşı da giriyordu. Arkadaşı hocası oldu yani...) Derken üniversiteyi takıntısız, bölüm birincisi olarak bitirdi.

Diploma töreninde tek beyaz saçlı öğrenci babamdı. Başarılarını göz önünde tutarak gerekli sınavlara girdi. Halen görevini sürdürdüğü okulda öğretim görevlisi olmaya hak kazandı. Yüksek lisansını tamamladı. İnanmayacaksınız ama şu anda mastırını yapıyor.

Babam sayesinde yaşadığımız bu gurur verici olaydan çıkardığım sonuç şu oldu:

HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL!

 

Kaynak: Alıntı

 

Yorum (3) Yorum yaz!

İrlanda kralı COMAC' ın öğütleri


21/11/2006 · Kategori: secmeyazilar

Ne çok fazla akıllı ol, ne de çok fazla çılgın.
Ne kendini çok fazla beğen, ne de çok fazla çekingen ol.
Ne çok fazla onurlu ol, ne de çok fazla mütevazi.
Ne çok fazla konuş, ne de çok fazla suskun.
Ne çok fazla sert ol, ne de çok fazla yumuşak.

Eğer çok fazla akıllı olursan, insanlar senden çok fazla şey bekler.
Eğer çok fazla çılgın olursan, herzaman aldatılırsın.
Eğer çok fazla konuşursan, kimse sana aldırmaz.
Eğer çok fazla susarsan kimse seni saymaz.
Eğer çok sert olursan, kırılırsın.
Eğer çok yumuşak olursan ezilirsin.

Yorum (1) Yorum yaz!

İnsan İlişkilerinde Temel İlkeler


20/11/2006 · Kategori: secmeyazilar

HAKKANİYET
KİŞİSEL BÜTÜNLÜK
TUTARLILIK
DÜRÜSTLÜK
ONUR EŞİTLİĞİ
HİZMET VERME
ÜSTÜN KALİTE
GELİŞİME ÖNEM VERME
POTANSİYEL
KOŞULSUZ SEVGİ
SABIR
DAYANIŞMA
YÜREKLENDİRME
DENGE
BİR' İN DEĞERİ
GİRİŞİMCİLİK

Yorum (yok) Yorum yaz!

İnsani Değerlerdeki Aşınma


17/11/2006 · Kategori: secmeyazilar

İnsanlığın içine girdiği enformas­yon çağı; sağlıktan eğitime, tica­retten üretime hemen her alanda önemli gelişmelerin yaşanmasına yol açıyor. Bilgi toplumu olarak da ad­landırılan bu yeni dönemin temel ka­rakteristiği, hızlı değişme ve hızlı ge­lişmedir. Hayatın hemen her alanın­da yaşanan bu hızlı gelişmeler, kuş­kusuz çok çeşitli kolaylıklar, alışık ol­madığımız rahatlıklar getiriyor. Bilgi­ye erişim hızı, bilgiyi izleme ve yay­ma hızı, ulaşımda yaşanan hız, hızlı iletişim kişisel ve sosyal hayata yansı­yan teknoloji bu rahatlıklardan birka­çı. Ancak bu yazıda yeni dönemin beraberinde getirdiği bir olumsuzlu­ğa dikkatlerinizi çekmek istiyoruz. Bu olumsuzluk insani değerlerdeki aşınmadır.

İnsani değerler ile an­latmak istediğimiz, top­lumsal statüsü, eğitimi, ekonomik durumu, iş ve mesleği ne olursa olsun "insan" a saygı anlayışı­nın bütün kaygıların üs­tünde ele alınması ve insan ilişkilerinin canlı tutulmasıdır. Bilgi top­lumuna geçiş süreci ile insani değerlerdeki aşınma arasındaki ilişki dikkate değerdir. Ancak bilgi toplumuna geçişe işaret eden ge­lişmelerin çoğalmasına paralel olarak insani değerlerin aşınması, bu iki olgu arasında mutlaka sebep-sonuç ilişkisi olduğunu göstermez. Bununla birlikte hemen her gün şahit olduğumuz olaylar, gelişmeler, kişisel ve toplum­sal eğilimler, insanlar arasındaki beşe­ri ilişkilerin son yıllarda giderek sınır­landığını gösteriyor. Komşular birbiri­ne yabancı, aynı amaç için çaba gös­teren iş arkadaşları geçimsiz, aslında insana saygıdan öte bir şey olmayan trafik kurallarına uyma sorunları ço­ğalıyor, aynı otobüsteki insanlar bir­birlerine iltifat yerine çok kolay kavga edebiliyorlar. Büyüklere saygıyı bıra­kın bir kenara saygısızlık, yaşlılarla alay etme bazı gençlik kesimlerinde moda olmuş, iyi insan değil kötü in­san olmak için çaba gösterir gibiyiz.

Hoşgörü olgunluğumuz giderek azalıyor. Kısacası insanlar insanlarla geçimsiz.  Belki de bundan daha da önemlisi ise insanlar kendileri ile geçimsiz. Nitekim bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de psikolojik teda­vi gören insanların sayısında beklenti­lerin üzerinde artış yaşanıyor. Kalaba­lıkların içinde kendini yalnız hisse­den ve yabancılaşan insan sayısı gi­derek artıyor.

Kişiler arası ilişkilerde yaşanan bütün bu olumsuz gelişmelerin temel nedenlerinden birisi toplumsal hayat­tan bireysel hayata geçiş sürecinin yol açtığı "benlik'' takıntısıdır. Belki de sözü edilen olumsuzluklarla başa çık­mak için bir kısım insanın "benlik" takıntısına girdiği de söylenebilir. Hızlı değişme ve gelişmelere uyum güçlüğü kişilerin kendi içlerinde ça­tışmaya, bu ise bireysel benliğin ya fazlaca önemsenmesine ve sonuçta egoizme neden oluyor. Ya da benliğin fazlaca bastırılarak kişinin kendini işe yaramaz ve değersiz hissetmesine, yani bireysel psikolojik sorunlara yol açabiliyor.

Amacımız kara bir tablo çizmek değil. Gözlemlerimiz, mutsuz, tatminsiz, umutsuz kendisi ve başkalarıyla barışık olma­yan kişilerin sayısındaki ar­tışın, endişe verici boyutlara ulaştığını gösteriyor. Nite­kim konuyla ilgili bilimsel araştırmaların sonuçları da bu yöndedir. Belki de bu ge­lişmelerin bir sonucu olarak bütün dünyada dini eğilim­ler yeniden canlanıyor ve bilgi çağı bir anlamda ma­nevi ilkelerin de şahlanma­sına sahne oluyor.

Özellikle yoğun medya bombardımanının etkisi ile kişiliksizleşme tehlikesi ile karşı karşı­ya olan insanlığın manevi değerlere yeniden sarılması ve kendini yeniden bulma ihtiyacı, çağımızın en önemli ihtiyaçları arasında yer almaya başla­mıştır. Kendini bulma bir anlamda di­ğer insanlarla ilişkiler ve insani değer­lere bağlıdır. Kendini bulacak ve yeni­den keşfedecek insani değerlerin ko­runması ise çaba gerektirir. Akıl gözü ile yetinmeyip gönül gözünü de hare­kete geçirmek gerekir. Düşünce ve eylemle yetinmeyip iç derinliğe sahip olmak gerekir, insani değerlerin canlı tutulması yolunda yeri geldiğinde "hiç”liğin dayanılmaz hafifliğini, gü­zelliğini görebilmek, yaşayabilmek gerekir. Sohbetimiz sırasında değerli bir büyüğümüz Hayati Köse Bey'in vurguladığı gibi korku, umut ve sevgi üçgenindeki sacayaklarının eksik olmaması gerekir. Diyalog köprülerinin açık olması gerekir. Ne olur zaman zaman zaman kendimizden hareket edebilsek, yetersizliğimizi kabullenebilsek.

Bilgi toplumları arasındaki yeri­mizi almamızda insani değer­lere sıkıca sarılmamızın önemli bir rolü olacağı unutulma­malıdır. Nitekim 21. yüzyılın gerek­tirdiği gelişme ve dönüşümün dina­miği "insan"dır.

 

Kaynak: Dr. İlhami FINDIKÇI

 

Yorum (yok) Yorum yaz!

Çağımızın Paradoksu


1/11/2006 · Kategori: secmeyazilar

Evlerimiz büyüdü, ama ailelerimiz ufaldı.
Otoyollarımız genişledi, ama bakış açılarımız daraldı.
Binalarımızın boyu uzadı, ama sabrımızın süresi kısaldı.
Daha çok harcıyoruz, ama elimizdekilerin miktarı azalıyor.
Daha çok satın alıyoruz, ama daha az lezzet alıyoruz.
Bilgimiz arttı, ama sağduyumuz azaldı.
Kullandığımız makineler arttı, ama vaktimiz azaldı.
Daha çok uzmanımız, ama daha az çözümümüz var.
Daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var.
Arzularımız, sınırsız ama araçlarımız sınırlı.
Umursamazca harcıyor, çok az gülüyor, arabamızı çok hızlı sürüyor,

çok çabuk öfkeleniyor, yatağa çok geç giriyor, yorgun kalkıyor,

nadiren okuyor, çok fazla TV seyrediyor ve çok az dua ediyoruz.
Mal mülkümüzü kat kat arttırdık, ama değerlerimizi yitirdik.
Çok konuşuyor, az seviyor, sık yalan söylüyoruz.
Hayatımızı nasıl kazanacağımızı öğrendik, ama nasıl yaşayacağımızı değil.
Hayata yıllar ekledik, ama yıllara hayat katamadık.
Aya gidip gelebildik, ama yeni komşumuza hoş geldine gidemiyoruz.
Uzayı fethettik ama kalpleri fethedemedik.
Daha büyük şeyler yaptık, daha iyi şeyler değil.
Havayı temizledik, ama ruhları kirlettik.
Atomu parçaladık, önyargılarımızı parçalayamadık.
Daha fazla yazıyor, ama daha az öğreniyoruz.
Daha çok plan yapıyor, ama daha az başarıyoruz.
Acele etmeyi öğrendik, beklemeyi değil.
Gelirimiz arttı, ama hırsımız azalmadı.
Daha çok şeyimiz var, ama daha az tatmin duygumuz.
Daha çok kişiyi tanıyoruz, ama arkadaşımız az.
Daha çok çabalıyor, ama daha az başarıyoruz.
Elimiz sayılabilirde uzun, sayılamayanda kısa kalıyor.
Akılcı düşünüyor, ama akıllı hareket etmiyoruz.
Harika evlerimiz var, ama yuvalarımız parçalandı.
Dünyada bazen barış hükmediyor, ama içlerimizde hep savaş var.
Daha çok çeşit gıdamız var, ama daha az besleniyoruz.
Vitrinleri doldurduk, ama duygularımız boşaldı.
Bakımla dolu bir hayatımız var, ama durup bakmaya vaktimiz yok.
Ama bütün bunları değiştirmek için tercih bizim elimizde!

Yorum (1) Yorum yaz!