ANI İYİ YAŞAMAK VE GÜZEL ANILARA SAHİP OLMAK


24/12/2009 · Kategori: denemelerim


 

Günümüzü iyi geçirmemize engel olan iki ana etkenden söz etmek mümkün. Birincisi geçmişle ilgili pişmanlıklarımız, ikincisi ise gelecekle ilgili kaygılarımız. Evet, bu iki etken günümüzü, güzel yaşamamızı olumsuz etkiliyor. 

Geçmiş, adı üstünde geçip gitmiştir. Pişmanlığımız yaptığımız yanlışlığı düzeltebilir mi? Sanmıyorum… Pişmanlık ifadesi olan keşke demek yerine bir daha ki sefere …. diyebiliriz. Geçmiş yaşantılarımızdan dersler çıkarıp ileriye dönük kararlar alabilir ve hatalarımızı tekrarlamayabiliriz.

Gelecekle ilgili niçin bu kadar kaygı duyuyoruz? Kaygılanmanın bize ne yararı olabilir ki?  Yarardan çok zarar verir diye düşünüyorum. Gelecekle ilgili planlar yapıp bunları uygulayabiliriz.

Bugünü nasıl yaşayalım ki? Geçmişimizde geleceğimizde iyi olsun. Günü, belirleyeceğimiz kişisel kuralları ve ilkelerimizi uygulayarak, bu süreç içerisinde kendimizi denetleyerek yaşayalım…

ANI  İYİ YAŞA, ANILARIN GÜZEL OLSUN

 

Ahmet H. HATİPOĞLU

 

Yorum (0) Yorum yaz!

Daha İyi İletişim Kurma Yolunda Kullanabileceğimiz Yedi Yöntem


14/11/2008 ·

Hayatımızda gösterdiğimiz başarının tam olarak % 85’i bizim sosyal becerilerimize bağlıdır. Bu da, diğer insanlarla olumlu bir şekilde iletişim kurabilmemiz ve hedeflerimize ulaşmada onların bizimle işbirliği yapmalarını sağlayabilmemiz tarafından belirlenir.

 

Başkalarıyla geçinememek, başarısızlığın, asabiyetin ve mutsuzluğun ana nedenidir. Hayatımızdaki mutlulukların çoğu, diğer insanlarla aramızdaki başarılı ilişkilerden, sorunlarımızın çoğu da onlarla olan mutsuz ya da başarısız ilişkilerden doğmaktadır. Kısaca, hayatta karşılaştığımız problemlerin çoğu, insanlarla ilgilidir.

 

İyi olan şey, diğer insanlarla iyi ve güzel geçinme konusunda olağanüstü bir beceriye kavuşabilmenin mümkün olmasıdır.

 

Diğer insanlarla iyi geçinmeyi geliştirmemiz için uygulayabileceğimiz ve buna psikolojik olarak hazırlanmamızı sağlayacak olan yedi olumlu ve yapıcı davranış modeli vardır. Bunların her biri diğer insanların bilinçaltı ihtiyaçlarıyla uyumludur ve kendilerini önemli, değerli ve saygın hissetme ihtiyaçlarına hitap etmektedir. Bu bilinçaltı ihtiyaçlar, erken çocukluk döneminde oluşmuşlardır ve onları tatmin edebildiğimizde, insanların bizi ne kadar çok sevdiklerini görünce şaşırır ve Dolaylı Çaba Yasası’yla kendimizi ne kadar çok sevdiğimizin farkına varırız.

 

1. Kabullenelim.

 

Kişilerin kendilerine verdikleri değerin artmasını sağlayan birinci davranış şekli, kabullenme konusu üzerinde çalışmaktır. Her birimiz diğer insanlar tarafından kabullenilmeyi istemeye şartlandırılmışızdır. Yeni doğmuş bir bebek bile annesinin veya babasının yüzüne seviliyor, sayılıyor, isteniyor, önemli, komik ya da zeki olup olmadığını öğrenmek için bakar. Büyürken, gelişimimizin nasıl olduğunu anlamak için diğer insanların yüzlerine bakarız. Diğer kişiler ve hatta tanımadığımız insanlar tarafından kabullenilmenin derin ihtiyacına sahip bulunuruz.

 

İki insan birbiriyle karşılaştırıldığında, aralarında kurulması gereken birinci öncelikli bağ, belli bir derecedeki bir kabullenmedir. Karşımızdaki insanın bizi kabul edip etmediğini ve varlığımızdan mutluluk duyup duymadığını görmek için onun gözlerine, gülümsemesine, yüzüne ve beden diline bakarız. Karşımızdaki tarafından kabul edildiğimizde, kendimizi rahatlamış hissederiz.

 

Pek çok sosyal probleme, kendi ölçülerine göre başkaları tarafından kabul edilmek için çırpınan insanlar ve gruplar neden olmaktadır. İçten ve samimi bir şekilde karşımızdaki insanı şartsız olarak kabul ettiğimizi belirttiğimizde onun kendine verdiği değeri önemli ölçüde yükseltiriz, ayrıca kendisini rahatlamış ve güvende hissetmesini sağlarız.

 

Sadece Gülümseyelim.

 

Karşımızdaki kişiyi kabullendiğimizi göstermek için sadece gülümseyelim. Gülümsemek için on üç, kaşımızı çatmak içinse yüz on iki kasımızı kullanırız. Bir başka insana gönderdiğimiz içten bir gülümseme çok şey anlatır ve:  “Seni olduğun gibi ve şartsız kabul ediyorum.”  anlamına gelir. Başka bir insana gülümsediğimizde, onun kendisini değerli, önemli ve anlamlı hissetmesini sağlarız. O kişi kendini daha iyi hisseder. Bunun tek kaynağı ise, basit bir gülümsemedir ve bu, içten gelen bir sıcaklığın ifadesidir.

 

Bir Çin özdeyişi der ki: “Gülümsemeyi bilmeyen insan dükkân açmamalıdır.” Satış elemanları, iş adamları, geçimini patronluktan veya başkalarının desteğinden sağlayan herkesin ilişkilerinde diğer insanları kabullenmeyi öğrenmesi gerekir.

 

Evrensel yasalar, gülümseyerek ve olumlu bir şekilde selamlayarak insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağladığımız takdirde, onların da bize karşılığını vermek üzere aynı şekilde davranacakları nı söyler. En önemli şey, sevilmektir. İnsanlar bizi sevdiklerinde, bizimle işbirliği yapmak üzere daha istekli olurlar. Sevilmenin başlangıç noktası ise, diğer insanları sevmemizdir. Bir diğer insanı sevdiğimizi ifade etmenin en basit yolu da, karşılaştığımızda ona sıcak ve gönülden bir şekilde gülümsemektir.

 

Gülümsemenin en zor olduğu an, içimizden gelmediği zamandır. Ancak, kendimizi iyi hissedebilmek için rol yapabiliriz. Olumlu duygular hissetmesek bile birkaç dakikalığına karşılaştığımız insanlara içten bir şekilde gülümsemeye çalışırsak kendimizi yeniden daha iyi hissetmeye başlarız. Olumsuzluk bulutları da böylece dağılır. Zaman içinde gülümseyişimiz daha da içten bir hale gelir. Kendimize verdiğimiz değer, başkalarının kendilerine verdikleri değeri yükseltmek için göstereceğimiz çabayla yükselir ve bunu, sadece gülümsemeyle başarmak da mümkündür.

 

2. Yöntem:  Anlaşması Kolay Bir İnsan Olalım.

 

Daha iyi insan ilişkileri yolunda ikinci yöntem, anlaşması kolay bir insan olmaktır. İnsanlar, pek çok değişik konuyu kolayca ve serbestçe tartışabilecekleri, kolay anlaştıkları insanların yanında olmayı isterler. Bizimle konuşan bir insanı başımızla onayladığımızda, gülümsediğimizde veya onunla aynı fikirde olduğumuzu söylediğimizde, o kişi kendini daha değerli, saygın ve önemli hisseder.

 

Anlaşması kolay bir tavır, diğer insanların kendilerine verdikleri değeri yükseltir. Anlaşmazlık ise, bunu düşürür. İnsanlarla anlaşmazlığa düştüğümüzde ve tartıştığımızda, onların bilgileri ve zekâlarıyla mücadele etmiş oluruz. Onlara hatalı olduklarını, yargılarının ve deneyimlerinin çok da değerli olmadığını, bunun bir uzantısı olarak da kendilerinin değersiz olduğunu ima etmiş oluruz.

 

Hatalı olmaktan nefret etmek, insan tabiatının bir gerçeğidir. Bir konuda hatalı olmak, kişiliğimizin de bir şekilde hatalı olduğunu hissettirir bize. Bundan dolayı kendimize verdiğimiz değer darbe alır. Kendimizi yetersiz ve ufalmış hisseder, değersiz ve eksik görürüz.

 

Bir başkasına onun hatalı olduğunu veya yanlış yaptığını söylediğimizde, alacağımız cevap savunma ve sertlik şeklinde olacaktır. Kendimize verdiğimiz değer genelde çok kırılgandır ve bize hatalı olduğumuz söylendiğinde, onu hemen bedeli ne olursa olsun koruma ve gözetim altına almaya çalışırız.

 

Kendisiyle kolay anlaşılan bir insan olalım. Şu sözleri hatırlayalım: “Zıtlıkları aşmanın yolu, onlarla anlaşmaktan geçer.” Kolay anlaşılabilir bir insan haline geldiğimizde, diğer insanların bize yardım etmelerinde ve bizimle geçinmelerinde çok daha az dirençle karşılaşırız. Karşımızdaki insan, elimizdeki gerçeklere göre bariz bir şekilde hatalı olsa bile, kendimize şu soruyu soralım: “Bu ne kadar önemli bir şey?” Eğer önemli değilse, anlaşmazlık yolunu seçmektense bırakalım gitsin.

 

Tartışmaktan Vazgeçelim.

 

Şöyle denir: “Kendi iradesinin tersine olarak herhangi bir şeye inandırılan kimse, aslında hala kendi fikrine inanıyordur. İkna etmede önemli bir soru vardır: “Burada önemli olan ne?”

 

Her zaman kendimize şunu soralım: “Doğru mu olmak istiyorum, yoksa mutlu mu?” Ve mutluluğu seçelim.

 

Doğru olmadığımızı söyleyen birisine karşı takınacağımız en iyi tavır, onu fazla önemsememektir. Ancak bir nedenle konu, geçiştirilemeyecek derecede önemliyse, adına “üçüncü kişiyi devreye sokma”  denilen metodu kullanarak, hala anlaşması kolay bir kişi kalabiliriz. Bu metot yardımıyla, üzerinde tartıştığımız konunun sorun yaratan noktalarını hayali ve orada bulunmayan bir üçüncü şahsız ağzından şu şekilde dile getirebiliriz: Bu nokta çok ilginç, bu soruyu birisi sana soracak olsaydı nasıl cevaplardın?”  Sonra da sorumuzun cevabını, bir başkası veriyormuş gibi verelim.

 

Örneğin: “Bu yaptığımızı bilselerdi, müşterilerimiz ne düşünürlerdi?” veya “Böyle bir eyleme geçmemize bankacılarımız nasıl bakardı?” sorularını sorabiliriz. Böylelikle kafamızdaki soruları sorarken bile hala kolay anlaşabilen ve iyi geçimli bir insan olmaya devam edebiliriz. Bizim kullanacağımız sözcükleri bir başkasının konuşmasını sağlamamız bunun için yeterli olacaktır.

 

Bu metodun faydası, eğer kişinin iyi bir cevabı varsa, kendisiyle anlaşılamayan birisi olmak zorunda kalmaksızın cevabı almış olmamızdır. Şayet diğer kişi, soruya cevap veremezse, itibarını kaybetmeksizin fikrini değiştirebilir, çünkü soruyu soran kişi orada değildir ve egosu da işin içine girmemiştir.

 

Kendisiyle kolay anlaşılan ve geçinilen bir insan olmaya karar vermemiz, stres seviyemizi düşürecek ve diğerlerinin bize yardım etmesini sağlayan etkileme düzeyimizi yükseltecektir.

 

3. Yöntem: Hoşnutluğumuzu İfade Edelim.

 

Diğer insanların kendilerine verdikleri değeri yükseltmenin üçüncü adımı, hoşnutluğumuzu göstermektir. İnsan tabiatının en derin ihtiyaçlarından birisi de hoşnut olunma isteğidir. Bir kişinin başarmış olduğu bir şeyden dolayı olan hoşnutluğumuzu ifade ettiğimiz her seferde, o kişinin kendisini daha değerli, daha becerikli ve deha önemli hissetmesini sağlamış oluruz.

 

“Teşekkür ederim” cümlesi, hoşnutluğumuzu ifade eden en basit sözcüklerden oluşmuştur. Bunlar dilimizdeki en basit, ama en güçlü ifadeler olarak yer alırlar. Nereye gidersek gidelim “lütfen” ve “teşekkür ederim” sözcükleriyle ülkenin yarısını etkilememiz mümkün olmaktadır.

 

“Teşekkür Ederim” Diyelim.

 

“Teşekkür Ederim” sözcüklerinin inanılmaz bir gücü vardır. Onları söylediğimiz her seferde, karşımızdakinin kendine verdiği değeri yükseltiriz. Bu sözcükler onun davranışlarını güçlendirir ve mükâfatlandırır. Ağzımızdan çıkan “teşekkür ederim” sözcükleri karşımızdaki kişilerin olumlu duyguları tekrar yaşamalarını sağlar. Küçük şeyler için “teşekkür ederim” dediğimizde, insanlar çok geçmeden bizim için büyük şeyler yapmaya başlarlar.

 

Yaptıkları ve söyledikleri her şeyden dolayı insanlara teşekkür etme alışkanlığı edinelim. Eşimizin bize yaptığı her şey için onlara teşekkür edelim. Çocuklarımızın evde yaptıkları her şey için onlara teşekkür edelim. Eşimize ve çocuklarımıza ne kadar çok teşekkür edersek, onlar da kendilerini o kadar olumlu ve mutlu hissederler. Ondan sonra da bizim hoşnutluğumuzu kazanmak için daha fazla bir şeyler yapmaya istekli olurlar.

 

Gün boyunca, bizim için iş yapan insanlara teşekkür edelim. Bize randevu verenlere teşekkür edelim. Zamanlarını bize verdikleri için teşekkür edelim. Yorumları için teşekkür edelim. Yardımları için teşekkür edelim. Düşünebildiğimiz her şey için teşekkür edelim.

 

“Teşekkür ederim” notları yazalım. Bunlar, şimdiye keşfedilmiş olan en güçlü saygı uyandırıcı ve ilişki inşa edici notlardır. Birisine “teşekkür ederim” notu yazdığımızda, içinde birkaç kelime bile bulunsa, o kişi bizi aylar, hatta yıllar boyunca olumlu bir şekilde hatırlar. “Teşekkür ederim” dediğimiz farklı şeylerin sayısı ve diğer insanlara karşı ifade ettiğimiz farklı şeylerin sayısı ve diğer insanlara karşı ifade ettiğimiz farklı hoşnutluk tarzımızla kendimizi herkesten ayrı bir yere koyabiliriz.

 

Hoşnutluk tutumu geliştirelim. En mutlu ve en popüler insanlar, başlarına gelen her şeyden ve tanıştıkları herkesten içtenlikle hoşnut ve razı olanlardır. Böylesi bir tutum, önümüzdeki yolumuzu açar, sağlıklı bir kişiliği ve yüksek bir kendine saygıyı garantiler. Sahip olduklarımızdan ne kadar hoşnutsak, şükran dolu olacağımız şeylerin sayısı da o denli çok olur.

 

4. İnsanları Her Fırsatta (İçtenlikle)Övelim.

 

Diğer kişilerin kendilerine verdikleri değeri yükseltmenin ve onlara kendilerinin önemli olduklarını hissettirmenin dördüncü yolu, mümkün olan her durumda ve olayda (içtenlikle) övmektir. Övmek veya yüceltmek, insanların kendilerini mutlu ve onurlu hissetmelerini sağlayan en emin ve hızlı yöntemlerden birisidir. İnsanları övmek ve onaylamak, onların kendilerine verdiği değeri yükselten, davranışlarını güçlendiren ve bize yardım etmeyi ya da bizimle iş birliği yapmayı arzu etmelerini sağlayan en güvenilir yoldur.

 

Kişinin kendisine verdiği değerin bir tanımı da, onun kendisini ne derece övülmeye değer bulduğu şeklinde yapılır. Övgü alan bir kişinin kendine verdiği değer sıcak bir gündeki termometrenin civası gibi yükselir. Gün boyunca en azından bir dakikalık övgüler yapalım ve bunun için de insanları doğru bir şey yaparken yakalayalım. Bunu daha fazla yaptıkça, övdüğümüz kişiler kendilerini gitgide daha da etkin ve yetenekli hissedecekler ve övgüye layık oldukları davranışlarını tekrarlama olasılıkları artacaktır.

 

Olumlu Övgünün Üç Sırrı

 

Övgü bir sanattır. Büyük liderler, başarılı iş adamları ve mükemmel ana babalar övgüyü doğru biçimde yaparlar. Övgülerimizden maksimum faydayı sağlayabilmek için uygulayacağımız üç tane yöntem bulunur.

 

Birincisi, övgüyü sıcağı sıcağına yapmalıyız. Bir davranışı veya eylemi ne kadar çabuk översek, etkisi de o denli büyük olur. Bazı şirketler çalışanlarının değerlerini her üç ayda ya da yılda bir defa takdir etme hatasına düşerler. Övgümüzü olay geçtikten çok sonra yaptığımızda, duygular ve gelecekteki eylemler üzerindeki etkisi daha az olur. İşte bundan dolayı, övgülerimizi hemen veya mümkün olan en kısa zamanda yapalım.

 

İkincisi, belirgin bir şeyi övmeliyiz. Belirli bir eylemi veya davranışı övdüğümüzde, o davranışın veya eylemin tekrarlanmasını garantiye almış oluruz. Övgümüz, bazı insanların yaptığı gibi genel olursa, alıcı üzerindeki etkisi az olur.

 

Çocuklarımızı överken de aynı prensip geçerlidir. “Sen harika bir çocuksun” demek yerine: “Bu sabah, yatağını yapmada ve odanı temizlemede harika bir iş çıkardın.” tarzındaki belirgin başarılar üzerine yaptığımız övgüler, onların bu davranışlarını tekrarlamalarını sağlayacaktır. Kural şudur: Tekrarlanmasını istediğimiz şeyleri övelim, övgümüzü sıcağı sıcağına yapalım ve belirgin bir eylemi veya davranışı övelim.

 

Üçüncüsü, kişileri (mümkün olan her durumda) toplum içinde övelim. Bir insanın hatasını düzeltmek istediğimizde, bunu özel olarak yapalım, ama onu diğerlerinin önünde övelim. Diğer insanların önünde onları ne denli çok översek, kendilerine verdikleri değeri ve itibarlarını o denli artırmış oluruz. İş arkadaşlarının önünde ve büyük bir topluluk içinde yapılan takdirlerin ve verilen ödüllerin, bunu takip eden davranışlar üzerinde büyük etkisi vardır.

 

İnsanlar para kazanmak için çok sıkı bir şekilde çalışabilirler, fakat daha fazla övgü ve takdir için, yerde sürünmeye bile razı olurlar. Bütün büyük liderler bunun farkında oldukları için, pozisyonlarını n avantajlarından yararlanarak övgülerini cömertçe verebilmişlerdir. Olağanüstü bir şey vardır: İnsanlar, unvanlar için ölürler. Övgü doğru yapıldığında çok güçlü bir motivasyon aracı olarak devreye girer.

 

İki Çeşit Övgü Vardır.

 

Karşımızdaki insanda, “odasını temizlemek” veya “işe vaktinde gelmek” gibi bir alışkanlık geliştirmek istiyorsak, onu, o işi yaptığı her an övmeliyiz. Bu tarz bir övgüye “devamlı güçlendirme” adı verilir. Tekrarlanması nı istediğimiz davranış biçimini devamlı olarak översek, karşımızdaki insan, onu alışkanlık haline getirecektir. Yeni alışkanlık kazanıldıktan sonra da “aralıklı güçlendirme” ye geçeriz. Aralıklı güçlendirme, davranış her üç veya dört kez tekrarlandığında övmemiz anlamına gelir.

 

Alışkanlık bir kez kazanıldığında, “devamlı güçlendirme” çalışması uygun kaçmayabilir ve motivasyonu olumsuz yönde etkileyebilir. Devamlı övgü, kişinin o işten tamamen vazgeçmesine bile neden olabilir. Böyle bir durumda “aralıklı güçlendirme” uygulamasını yapmak, davranışın kesin olarak tekrarlanmasını sağlar. Böyle davranmak, kişiyi istim üstünde tutmaya yarar.

 

Söylediğimiz her söze ve davranışlarımıza içtenliğimizi ve sevgimizi de ekleyelim.

 

Unutmayalım ki;

 

Kalıcı olan tek şey içtenlikle ve sevgiyle yapılandır.

 

5. Hayranlığımızı (İçtenlikle) Dile Getirelim.

  

Diğer kişilerin kendilerine verdikleri değeri yükseltmenin ve kendilerini önemli hissetmelerini sağlamanın beşinci yolu, onlara olan hayranlığımızı dile getirmektir. Başardığı bir işten, bir şahsiyet özelliğinden veya sahip olduğu bir şeyden dolayı birine duyduğumuz hayranlık, onun kendisine verdiği değeri artırır. Hayranlık, insan ilişkilerinde en güçlü araçlardan biridir. Herkes iltifat edilmekten hoşlanır. Hayranlığı dile getirme yöntemini her yerde ve her durumda kullanabiliriz. Bu türlü davrandığımızda, karşımızdaki insanın kendisini daha da önemli hissedeceğini garantilemiş oluruz.

 

Karşımızdaki insanın şahsiyet özelliklerine veya başka niteliklerine hayran olabiliriz. Dakiklik, cömertlik, azimlilik veya kararlılık gibi özelliklere sahip olan insanlara, bunlardan dolayı iltifat edersek, kendilerini değerli ve önemli hissetmelerini sağlamış oluruz. Diğer insanlar bu gibi niteliklerden dolayı bize itibar gösterip, hayranlıklarını dile getirdiklerinde, biz de kendimizi daha iyi hissederiz. Kişilerin sahip oldukları maddesel değerlere de hayranlık duyabiliriz. İnsanlar elde ettikleri maddi şeylere oldukça fazla duygusal yatırım yaparlar. Örneğin, evlerine aldıkları mobilyalara ve demirbaş eşyalara düşünce ve duygularını da katarlar. Onlara, evlerinin veya oturma odalarının ne denli göz alıcı olduğuyla ilgili iltifatlar yapmamız faydalı olur.

 

İnsanlar aldıkları giysilere de aynı derecede düşünce ve emek verirler. Giydiği herhangi bir giysi veya aksesuarla ilgili bir hanıma yapacağımız iltifatların, kendisini kesinlikle iyi hissetmesini sağlayacağı kesindir. Aynı iltifatları giydiği giysileri, ayakkabıları ve kravatı ile ilgili olarak bir erkeğe yaptığımızda da aynı sonucu elde edebiliriz. Erkekler genellikle takacakları kravatla ve satın alacakları ayakkabı ile ilgili düşünce çabası sarf ederler. Hayranlığımızı dile getirdiğimizde hem şaşıracak hem de mutlu olacaklardır.

 

İnsanların başarmış oldukları güzel şeylere de hayran olabiliriz. Almış oldukları eğitim veya geldikleri mevkiyle ilgili olarak onlara iltifat edebiliriz. Kurdukları işlere veya başarmış oldukları başka herhangi bir şeye olan hayranlığımızı dile getirebiliriz.

 

Bu konuda dile getirdiğimiz hayranlığımız, onların kendilerine verdikleri değeri artırır ve kendilerini iyi hissetmelerine neden olur. Bir diğer insana gerçekten takdirlerimizi iletmek istiyorsak, bunu yapabilecek sonsuz fırsatlar vardır. Herkesin bizim takdirimize değer bir başarısı mutlaka bulunur. Bizim işimiz de onu bulmak ve dile getirmektir.

 

Ancak dikkat etmemiz gereken bir noktayı da ilave edelim. Hoşnutluğumuzu, onayımızı, takdir ve hayranlığımızı gerçekten hissediyorsak dile getirelim. Başkalarının motivasyonunu yükseltmeye çalışırken samimiyetsizlik yapmayalım. İnsanlar yalan detektörleri gibidirler. Kalabalık bir odanın içinde bile samimiyetsizliği yakalayabilirler.

 

Ancak bu kuralı bir istisnası vardır: samimiyetsiz bir gülümseme, samimi bir kaş çatmadan daha iyidir her zaman1. Ancak iltifatlarımızı n diğer her türlü durumda samimi ve içten olması gerekir. Ne demek istiyorsak onu dürüstçe söylemeliyiz. Bunu böyle yapmadığımız takdirde, insanlar, kendileriyle oynadığımızı düşüneceklerdir. Ve böyle düşündüklerinde ise, arzu ettiğimizin tersine bir tepki almamız kaçınılmaz olacaktır. Bu türlü durumda kişinin kendine verdiği değeri düşecek ve bize kuşkuyla ya da savunmacı bir tarzda yaklaşacaktır.

 

Karşımızdaki insanın kendisini önemli hissetmesini sağlamak için yapmamız gereken beş şeyin

birincisi, karşımızdakini kabullenerek karşılaştığımız insanlara içtenlikle gülümsememiz;

ikincisi, kendisiyle kolay anlaşılır bir insan olmamız;

üçüncüsü, hoşnutluğumuzu ifade ederek her durumda “teşekkür ederim.” dememiz;

dördüncüsü, insanları överek yüceltmemiz, onaylamamız ve yaptıkları olumlu şeylerden dolayı onları tasdik etmemiz;

beşincisi ise, hayranlığımızı dile getirerek, onların başarmış oldukları şeylere, sahip oldukları kişisel özelliklere veya maddi şeylere iltifat etmemizdir. Gösterdiğimiz bu davranış biçimi, diğer insanlarla olan iyi ilişkilerin temelini oluşturur. Bu davranışları uygulamaya çalıştığımız her seferde, karşımızdaki insanların kendilerini iyi hissetmelerini sağlarken, biz de kendimizi daha iyi hissetmiş oluruz.

 

Kalıcı olan tek şey: İçtenlikle ve Sevgiyle yapılandır.

 

6. Dinlemenin “Beyaz Sihri”

 

Başkalarını kendilerini özel bir kişi olarak hissetmelerini sağlayabileceğimiz altıncı adım ise, onlara özel bir dikkat vermektir. Hayat zaten bunun bir çalışmasıdır. Dikkatimizi her zaman en çok değer verdiğimize ve bizi en çok ilgilendiren şeye ya da bizim için en fazla önemli olan konuya veririz. Dikkatimiz nereye odaklanırsa; düşüncelerimiz, duygularımız ve hayatımız da oraya odaklanır.

 

İlişkilerimizde, diğer kişilere gösterdiğimiz ilginin miktarı, onların bizim için ne denli önemli olduklarının da bir işaretidir. En fazla dikkati, en çok değer verdiğimiz insanlara ve şeylere gösteririz. Dikkat göstermenin tersi ise, kayıtsızlıktır. Değer vermediğimiz ve onaylamadığımız insanlara ya da şeylere karşı kayıtsız kalırız.

 

Bir kişiye dikkatimizi ve ilgimizi verdiğimizde “sana değer veriyorum ve seni önemsiyorum.”  demek isteriz. Tam tersi bir davranış içerisine girdiğimizde ise: “Seni önemsiz buluyorum ve sana az değer veriyorum.” mesajını vurgularız. Karşımızdaki insana gösterdiğimiz dikkatli bir ilgi, onun kendisine verdiği değeri yükseltir. Tersi bir davranış ise, bu değer düzeyini düşürür, kayıtsızlığımız ise, onu kızgın ve savunmacı birisi haline getirir.

 

Olumsuz duyguların ana nedenlerinden birisi de, insanlar tarafından önemsenmemektir. Sırasında bir eş, patron ya da bir restorandaki garson tarafından önemsenmemiz, kendimizi değersiz ve küçülmüş hissetmemizden olur. İnsan ilişkilerinde etkin olan insanların, diğer insanların ihtiyaçlarına karşı gerekli ilgiyi ve dikkati göstermede hassas ve uyanık olmalarının nedeni budur.

 

İnsanlara doğru ilgiyi nasıl gösteririz? Dinlemenin “beyaz sihrini” yaparak. Dinlemek, insan ilişkilerindeki dikkatin gerçek ölçüsüdür. Dinlemek diğer insana ve söylediklerine ne denli değer verdiğimizi gösterir. Karşımızdaki insanı dinlediğimiz, hem de iyi dinlediğimiz zaman, onun bizim için değerli ve önemli olduğunu ifade etmiş oluruz. En iyi liderler, satışçılar, yöneticiler ve arkadaşlar mükemmel ve hünerli birer dinleyicidirler.

 

İyi bir dinleyici olmanın üç önemli yararı vardır. Birincisi, dinlemenin bir güven ortamı oluşturmasıdır. Birisi bizi dinlediğinde, ona daha fazla güveniriz. En hızlı güven ortamı, iki insanın birbirlerine dikkatle ve hoşnutlukla dinlemeleriyle oluşur. Dikkatle dinlediğimizde, karşımızdaki insan bizi her zamankinden daha fazla sever ve bize güvenmeye başlar. Böylelikle de bizim tarafımızdan etkilenmeye de her zamankinden daha fazla açık hale gelir.

 

İyi dinlemenin ikinci faydası, kişinin kendisine verdiği değeri yükseltmesidir. Karşımızdaki insanı dikkatle ve ilgiyle dinlediğimizde, onun kendisine verdiği değer oldukça artar. Birisi bizi dikkatle ve ilgiyle dinlediğinde, bizde de aynı durum söz konusu olur ve kendimizi daha önemli ve değerli hissetmeye başlarız.

 

Dinlemenin üçüncü faydası ise, içsel bir disiplin oluşturmasıdır. Diğer bir insanı dikkatle dinlemek, muazzam bir kişisel ustalık ve içsel disiplin gerektirir. Sıradan bir insan dakikada 150 kelime konuşur. Eğer biz kendimizi iyi bir şekilde disipline edebilirsek, dakikada 600 kelimelik bir dinleme potansiyeline ulaşabiliriz. Aktif dinleme, dikkatimizi kontrol etmemizi ve konuşan insana odaklanmamızı gerektirir. Karşımızdaki insanı kesintisiz bir şekilde dinleyebilmek için kendimizi ne kadar disipline edersek, hayatımızın diğer alanlarında da o denli etkin bir hale geliriz.

 

Aktif Bir Dinleme Yapalım.

 

Aktif dinlemenin birinci kısmı, dikkat ve ilgiyle dinlemektir. Konuşanın doğrudan yüzüne bakalım1 Konuşana doğru hafifçe öne eğilelim. Ayakta isek, ağırlığımızı ayak parmaklarımızın ucuna vererek enerjimizin öne doğru yansımasını sağlayalım. Karşımızdaki insanın ağzını ve gözlerini dikkatle takip edelim. Bu, bizim onu tam bir dikkatle dinlediğimizi anlatır. Karşımızdaki kişide, tam bir dikkat ve ilgiyle konuşmanın içinde olduğumuzdan iyice emin olmuş olur.

 

Aktif dinlemenin ikinci kısmı kesmeden konuşmaktır. Konuşan kişi, kendisini dinleyenin konuya atlamak için fırsat kolladığını, düşüncelerinin başka bir yerde bulunduğunu, belki de vereceği cevabı hazırlamakla meşgul olduğunu algıladığında, kendini huzursuz, rahatsız ve aşağılanmış hisseder. Fakat karşısındaki kişinin konuştuğu şeylerle tam bir uyum içinde olduğunu fark ettiğinde, kendisini değerli hisseder. işte bundan dolayı, karşımızdakini sonuna dek sabırla, sakin bir şekilde ve sanki dünyada onun konuştuklarından başka bir şey kalmamış gibi dinleyelim.

 

Aktif dinlemenin üçüncü kısmı, cevap vermeden önce duraklamaktır1 Karşımızdaki kişi konuşmasını bitirince, ona bir cevap vermeden önce üç ila beş saniye duraklayalım. Bu arada üç şey olabilir:

 

Birincisi, karşımızdakinin söylediklerini daha iyi anlamamız mümkün olur. Diğer kişinin sözlerinin sindirilmesi için kendimize birkaç saniye tanıdığımızda, onu tam olarak ve daha iyi anlayabiliriz.

 

İkincisi, karşımızdaki kişi sadece düşüncelerini toplamak için durmuşsa, onu kesmekten kaçınmış oluruz. Üç ila beş saniye kadar durakladığımızda, konuşmasını kesmek yerine, ona devam etme fırsatı tanımış oluruz. Bir düşüncenin veya bir cümlenin ortasında kesilmekten daha rahatsız edici ve aşağılayıcı çok az şey vardır.

 

Üçüncüsü, cevap vermeden durakladığımızda, söylenen şeyleri önemli saydığımızı açıkça ifade etmiş ve ona dikkatli bir ilgi verdiğimizi de ortaya koymuş oluruz. Bir diğer kişinin sessizce oturup, söyleyecekleri ya da dinleyecekleri üzerinde düşünmesi, konuşan kişiye yapılmış olan büyük bir iltifattır.

 

İyi bir dinlemenin dördüncü kısmı, netleştirmek için soru sormaktır. Karşımızdaki insanın ne dediğini tam olarak anlayabildiğimizden emin olmak için ona sorular soralım. Eski bir deyiş vardır: “Her başarısızlığın temelinde, hatalı varsayımlar yatar.” Hiç kontrol etmeden, her şeyi anladığımızı sandığımızda, karşımızdaki insanın ne dediğini belki de hiç anlamamış oluruz. Bu durum özellikle kadınlar ve erkekler arasındaki konuşmalar için geçerlidir.

 

Konuşmayı genişletmenin, dinleme fırsatlarını artırmanın ve anlayışımızı geliştirmenin belki de en iyi yolu, sonu açık sorular sormamızdır. Sonu açık sorular, “evet” veya “hayır” şeklinde cevaplandırılamayan sorulardır.

 

Sonu açık soruların ek bir faydası da dinlemek, güven oluşturmak ve diğer inansın düşünceleri ile duygularını tam olarak anlayabilmek için bize daha fazla fırsat yaratmasıdır. Ağzımız açıkken hiçbir şey öğrenemeyeceğimizi aklımızdan çıkarmayalım. Konuştuğumuz zaman, söyleyebildiğimiz tek şey, o ana kadar öğrenmiş olduğumuz şeylerdir. Dinlediğimiz zaman ise, yeni bir şeyler öğrenme fırsatımız vardır.

 

Aktif dinlemenin beşinci kısmı, karşımızdaki insanın sözcüklerini kullanarak ona geri besleme yapmaktır. Onun söylediklerini kendi cümlelerimizle yeniden ifade edelim. Böyle yaptığımızda, karşımızdaki kişiye iltifat etmiş ve ona ne denli yakından ilgi gösterdiğimizi ortaya koymuş oluruz. Aslında, karşımızdaki konuşmanın ne demek istediğini ona geri besleme yoluyla verene kadar da onu tam olarak anlamış sayılmayız.

 

Karşımızdaki insan konuşmasını bitirdiğinde şunu deneyelim. Üç veya beş saniye durakladıktan sonra: “Seni anlamış olduğumdan iyice emin olayım. Söylemek istediğin şudur…” diyerek, onun konuştuklarını kendi cümlelerimizle ona yeniden aktaralım.

 

Karşımızdaki insanın konuşmasını kendi sözcüklerimizle ona yeniden ifade edecek kadar onu dikkat ve ilgiyle dinleme çabası gösterdiğimiz her seferde, iletişim becerimizi artırmış oluruz. O kişiyle aramızda daha büyük bir güven oluştururuz. Karşımızdaki insanda daha büyük bir kendine değer verme ortamı ortaya çıkarır, biz de kendi içsel disiplinimizi geliştirme fırsatını elde ederiz.

 

Empatik Dinleme

 

“Empatik dinleme”, karşımızdaki insanın sorunlarını çözmek yerine, ona samimi bir ilgi göstererek, konuştuklarına ekran olmamızdır.

 

Terapistler, karşılarındaki insanın sözcüklerini ona değişik bir şekilde yeniden söyleyerek Empatik Dinleme Tekniğini kullanırlar. Örneğin kişi: “İşimden gerçekten bıkmış vaziyetteyim.” dediğinde ona: “İşinde yolunda gitmeyen bazı şeylerden dolayı sanırım bunalmışsın.” diye cevap verebiliriz.

 

Sözlerini kendisine yeniden yansıttığımızda, sorun u daha iyi anlamasını sağlamakla kalmayıp, çözümle ilgili sezgilerini geliştirmesine de yardım etmiş oluruz.

 

İki türlü empatik dinleme tekniği vardır: Basit Yansıtma ve Yorumlayıcı Yansıtma. Basit Yansıma’da, karşımızdakinin söylediklerini, içine hiçbir yorum katmadan ya da içeriğindeki gizli ve imalı mesajları deşmeden ona yeniden aktarırız. Böylece işitmiş olduklarımızı basit bir şekilde ve kendi cümlelerimizle karşımızdakine yeniden iletmiş oluruz. Kişi: “Gerçekten endişeliyim.” dediğinde, biz ona: “Gerçekten endişeli görünüyorsun.” deriz1

 

Yorumlayıcı Yansıtma’ da ise, iki şeyden birini yapabiliriz. Birincisi, karşımızdaki insanın sözlerini ona özetleyerek mesajın içindeki temaları tanımlayabilir ve: “Bu konuyla ilgili gerçekten gergin ve kızgın olduğunu hissediyorum.” diyebiliriz. Ama sözlerimize bundan daha derin bir anlam eklemeyiz.

 

Yorumlayıcı Yansıtmanın ikinci tipi ise, bizim gerçek mesaj olduğunu düşündüğümüz, ama konuşmacının belirtmemiş olduğu düşünce ve duyguları ifade etmemizdir. Böyle bir du

Yorum (0) Yorum yaz!

AZMİN ZAFERİ


17/4/2008 · Kategori: secmeyazilar

İnsanların hayatında bazı dönüm noktaları olur, buna inanırım ben. İşte yakından tanık olduğum, çevremizdeki herkesi oldukça şaşırtan, babamın hayatındaki dönüm noktasından söz etmek istiyorum. Babam, kendisini sık sık şehir dışına yolladıkları için ve bazı nedenlerden dolayı ben yedi aylıkken, muhasebe müdürü olduğu fabrikadan ayrılmış.

Ailevi nedenlerden dolayı, 1969’da Ankara Hacettepe Üniversitesi, Fransız Filolojisi 3’üncü sınıftan ayrıldığı için, lise mezunu olarak bir bankanın açtığı memurluk sınavına girmiş. Kazanmış da. Ama anne babası istememiş oğullarının başka bir şehirde bankacı olmasını. Babam da bunun üzerine yaşlı anne babasını yalnız bırakmayarak bankacılıktan vazgeçmiş.

Sonrasında anneannemin bulduğu Toros Gübre Fabrikası’nda teknik görevli olarak vardiya ile işe başlamış. Hatırlıyorum da, çocukken, ben gece yatarken babacığım işe giderdi. Burada 10 yıl gibi bir süre çalıştıktan sonra zor şartlarda yıprandığı için, ayrıca sağlığını da düşünerek, annemle verdikleri karar sonucunda, tazminatını alarak bu işten ayrıldı. Daha sonra balıkları çok sevdiği için bir balıkçı dükkanında çalışmaya başladı. Babam bu işe girdikten sonra yaşamakta olduğumuz küçük kasabadan Adana’ya taşındık. Babam balıkçılardan yem almak için sabahları dörtte kalkıyor ve günde 300 km yol yapıyordu. Bir süre sonra, o sıralarda ilkokul öğretmenliğinden yeni emekli olan annem, babama: “Bu işten ayrılmanı istiyorum. Bu yaştan sonra da iş bulamazsan da ben sana bakarım” diyor. (Bu arada babamın yaşı 46)

Dükkâna gittiği son günlerin birinde, Ankara’da okuduğu yıllarda, beraber ders çalıştığı o sıralar çok samimi olduğu arkadaşı, dükkâna balık almaya geliyor ve tesadüf karşılaşıyorlar. (Babamın sözünü ettiğimiz bu arkadaşı okula devam etmiş ve profesör olmuş) Hoş beş ve anıları tazeledikten sonra arkadaşı babama: “Bu iş sana layık değil, gel üniversite sınavları gir, kazanırsın sen, gel oku” demiş.

O akşam, durumu bizlere anlattı babam bir solukta. Tüm bunları ilgiyle dinleyen annem, ben ve babaannem hem çok şaşırdık, hem de çok sevindik. Babama, sınava girmesini, denemekle hiçbir şey kaybetmeyeceğini belirttik.

Ardından da sınav için duyuru yapılmasını beklemeye koyulduk. Üç, dört gün sonra televizyon kanallarını gezerken duyduğumuz bir haber üzerine, donup kalmıştık. Yarın başvuru için son gündü, elimizde ne form vardı, ne bir şey. Ertesi gün annem, babamın mezun olduğu liseye gidip, babamın diploma örneğini alıyor ve form almaya koşuyor. Formu babama imzalatıp, başvuru süresinin bitimine beş dakika kala son anda gerekli yere teslim ediyor.

O zamanlar iki aşamalı olan üniversite sınavlarından ilkini Türkiye’de ilk 50 kişi arasına girerek kazanıyor. Ben çok şaşırıyorum. Nasıl şaşırmam ki? Okulu bırakalı 20 yıl olmuş. Hem çalışmaya zamanı yoktu, hem de nasıl bu kadar yüksek puan alabildi diye. Öğrenmem gerek. (O yıl lise 1’de olan ben iki yıl sonra aynı sınava gireceğim ya) Soruyorum babama, “başarının sırrı” ne diye. Tahmin ettiğim cevabı alıyorum.

 

Babamın verdiği cevap: “Başarının sırrı, çok okumakta” oluyor. Gerçekten doğru. O kadar çok okuyordu ki (hala çok okuyor) çok şaşırıyordum, çocukluğumda...

Ve ardından da başarılması zor olan ikinci sınav. Evet babam, 47 yaşında üniversite öğrencisi oluyor. Herkes çok şaşırıyor tabii ki, babamın bu yaşta öğrenci olmasına. Tanıdıklarımız, arkadaşlarım ve özellikle de babamın öğrenci kimliğini gören otobüsteki muavinler...

Annemin tek emekli maaşıyla geçiniyoruz, dört yıl, dile kolay. Annem, tanıdıklarımıza: “İki çocuk okutuyorum artık. Kız tembel de oğlan çalışkan” diye tatlı tatlı takılırdı.

Vizeler, finaller... (Bu arada söylemeden geçemeyeceğim bir şey var ki, babamın derslerine yukarıda sözünü ettiğim arkadaşı da giriyordu. Arkadaşı hocası oldu yani...) Derken üniversiteyi takıntısız, bölüm birincisi olarak bitirdi.

Diploma töreninde tek beyaz saçlı öğrenci babamdı. Başarılarını göz önünde tutarak gerekli sınavlara girdi. Halen görevini sürdürdüğü okulda öğretim görevlisi olmaya hak kazandı. Yüksek lisansını tamamladı. İnanmayacaksınız ama şu anda mastırını yapıyor.

Babam sayesinde yaşadığımız bu gurur verici olaydan çıkardığım sonuç şu oldu:

HİÇBİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL!

 

Kaynak: Alıntı

 

Yorum (3) Yorum yaz!

LİMİT SİZSİNİZ


17/4/2008 · Kategori: Muminsekman

Mümin Sekman’ın yeni kitabı çıktı. "Limit Sizsiniz" adlı kitap, "kendi kanatlarıyla uçma dersleri" anlatıyor.
Kitapta Andre Gide’nin "açılmamış kanatların büyüklüğü bilinmez!" sözü slogan olarak kullanıldı.
Kitabın temel mesajı şöyle özetleniyor:
Önce kendi kanatlarına güven!
Büyük başarı kalpten gelir,
beyinde büyür, ellerden hayata akar!

İlk baskısı 100.000 adet yapılan kitap 16 Mart 2008 tarihinden itibaren kitapçılara dağıtılmaya başlandı. Kitap D&R mağazalarının çok satanlar listesine 2 numaradan giriş yaptı.

Kitaptan bazı etkileyici cümleler:

Önce kendi kanatlarına güven!
Büyük başarı kalpten gelir, beyinde büyür, ellerden hayata akar.

Dışımızdaki limitler, içimizdekiler kadar büyür ya da küçülürler.
Kafesten çıkınca değil, kafesi içimizden çıkarınca özgürleşiriz.
Kendi yolundan, kendi kanatlarıyla, kendi hayaline gidenlere,
Kendi gücüyle başarmayı anlatan yeni bir 'başarı müfredatı':
Baş + arı: 'Baş' olmak için 'arı' gibi çalışmak gerekir!
Başarı sonuç alır susar, başarısızlık açıklama ister.
Başarı (b)ilgi ister. 'Bilgi'nin de beşte dördü 'ilgi'dir!
Sadece iyide değil, kötü yolda da rekabet vardır!
Her başarının bir son kullanma tarihi bulunur!
İnsanlar üçe ayrılır: Gerçekten başarılılar, başarılıyım diye geçinenler ve başarılı insanlar üzerinden geçinenler!

Yorum (0) Yorum yaz!

Etkili İletişim Kurmada Uygulanabilecek Teknikler


16/10/2007 ·

      Sayısal problemleri çözecek yolları öğrenmeye çalışıyoruz ancak, yaşamımız için çok daha yararlı olan sosyal problemlerimizi nasıl çözeceğimizi öğrenmek için aynı çabayı gösteremiyoruz.

Okumayı, yazmayı ve konuşmayı öğreniyoruz. Bir daha da unutmuyoruz. Çok hızlı okuma anlama ve iyi yazmak için bazı teknikler bulunmaktadır ve bu teknikler, o işi yapmayı kolaylaştırır. Tıpkı bunun gibi, bilim adamları tarafından araştırmalarla ortaya konulmuş ve denenerek önerilen çeşitli iletişim teknikleri de vardır. Tabi ki, bu teknikler, her duruma ve herkese karşı uygulanacak ve etkili sonuç alınacak sihirli formüller değildir. Ancak, doğru kişiye, doğru yerde ve doğru biçimde, doğru zamanda uygulandıklarında yararları görülecektir. Bunlardan bazıları şöyledir:

     a)Konum Değiştirme Yöntemi: Benzer uygulamalar benzer sonuçları doğurur. Aynı yoldan gidersek aynı yere varırız. Sonucu değiştirmek istiyorsak uygulamayı ve davranışı da değiştirmemiz gerekir. Örneğin, konuşuyor­uz ve problem hala çözülmüyorsa o zaman konuşmayı sürdürmenin bir faydası yoktur. Hatta konuştukça durum daha da kötü olabilir. Böyle durumlarda konum değiştirmek gerekir demektir. Kısaca kaynak iken alıcı konumuna, alıcı iken kaynak rolüne geçmektir.

            b) Doğru İletişim Kurma Yöntemi: Kendini en kolay ifade etme yöntemi, doğru konuşmak ve dürüst olmaktır. Bu teknik her devirde var olan ve sonsuza kadar yaşayacak bir iletişim tekniğidir. Yabancılar "Doğruluk en iyi politikadır". İbn-i Sina: "Konuştuğunuzda daima doğruyu söyleyin, ama her doğruyu her yerde söylemeyin," demiştir. Ne söylemek istediğimizi çok iyi bilmemiz ve doğru kelimeleri seçip kullanmamız gerekir. Doğruyu, doğru zamanda doğru biçimde ifade edebilmektir.

     c)Paralel İletişim Kurma: İnsanlar genel olarak kendilerine benzeyenlerden hoşlanır. Benzerlikler üzerinde yoğunlaşmak yakınlaşmaya, farklılıklar üzerine odaklanmak ise çatışmaya götürür. Benzer davranış ve tutumla kurulan iletişime paralel iletişim veya ahenk kurma denilmektedir. Bu da göstermektedir ki, dostluk kurup geliştirmek için ya karşımızdakiyle aynı ya da onun bakış açısıyla dünyayı görmek gerekmektedir.

            Paralel iletişim, iki farklı düşünceye göre değerlendirilmektedir. Birinci düşünce, kişilerin iletilere duyarlılıklarının farklı olduğu düşüncesinden hareketle bireyleri üç tipe ayırmaktadır. Bunlar; dokunsal, görsel ve işitseldir. Yani insanlar, algı kanalları görme, duyma veya dokunma konularında daha duyarlılar. Dolayısıyla görsel duyarlılığı olan bir kimse ile iletişimde bulunurken onun görselliğine hitap edecek unsurlar kullanmak gerekliliği savunulmaktadır. Böylece o kişiyle paralel bir iletişim kurulmaktadır. Aynı kişiye, güzel ve süslü laflarla hazırlanmış iyi bir sözel sunum yetersiz kalacaktır. Aynı düşünceyle dokunsal hassasiyeti olan birisine belki hiçbir şey söylemeden ve göstermeden sadece koluna girmek, sırtını sıvazlamak veya kucaklaşmak daha etkili olabilmektedir.

            Paralel iletişim konusundaki ikinci yaklaşım aslında bu konuda temel olan yaklaşımdır. Psikolojide buna, "Transaksiyonel Analiz" denilmektedir. Buna göre insan kişiliği üç alt benlikten oluşmaktadır.

Bu benlikler; Ana-baba benliği, yetişkin benliği ve çocuk benliği şeklindedir. Bu benliklerin herbiri kayıtlı birer kaset olarak insan bilincinde yer etmiştir. Birey günlük yaşamında, olay ve durumlar veya kişilerle ilişkilerinde bu benlik kasetlerini kullanır. İşte paralel iletişim, karşılıklı iki kişi iletişimde bulunurken aynı benlik kasetlerini çalıyorlarsa mümkün olan, aksi takdirde paralel olmayan bir iletişim söz konusudur.

Olaylara Yaklaşımda Kullanılan, Kişiliğin Üç "Benlik" Durumu:

            Anne-Baba (Ebeveyn) Benliğimiz: Kural koyan, koruyucu, eleştiren tarafımızdır. Diğer insanlara nasıl davranılması gerektiği konusunda öğütler veya emirler verir.

                        Yetişkin Benliğimiz: Bireyleşmiş ve akılcı yanımızdır. Gerçekliği dikkate alan, veri toplayan, değerlendiren, analiz yapan ve mantıklı sonuçlar çıkaran tarafımız. Kişiliğin akılcı yanıdır. Dış dünyadan ve yukarıda belirttiğimiz diğer benliklerde gelen verileri kodlar, işler ve gerçekçi bir şekilde bir davranış biçimi oluşturur.

            Çocuk Benliğimiz: Duyguların ağır bastığı yanımızdır. Çocuk benliğimiz doğal çocuk ve uyarlanmış çocuk olarak ikiye ayrılır. Kişiliğimizin az gelişmiş ve çocuksu yanıdır. Doğal çocuk benliğimiz kişinin fiziksel ihtiyaçlarını gözetir. Tepkileri anlıktır. Eğitilmemiştir. Uyarlanmış çocuk benliği ise bağımlı ve eğitilmiş çocuktur.

  Bir insan başka biriyle konuşurken kendi benlik durumlarının birinden, karşısındakinin benlik durumlarından birine doğru konuşur. Burada beklediğimiz ya da öğrenilmesini istediğimiz iletişimdeki iki kişinin yetişkin benlik durumlarını kullanmalarıdır.

  d)Doğru Dili Kullanma: Yerine göre, "sen dili", "ben dili" , " biz dili", "ego geliştirici dil" ve sevgi dili kullanılmalıdır. (Bu diller ve kullanımı ile ilgili bilgiler aile içi iletişim ünitesinde verilmiştir.)

            e)İnsanları Değil Problemleri Karşımıza Alma: Kimilerine göre hayat, bir sorun çözme sürecidir ve günlük yaşam, bu sorunları çözmek için gösterdiğimiz çabalardan oluşur. Sorun çözerken insanları karşımıza alan bir tutum sergilediğimizde çatışma süreci başlar. Bu, işleri zorlaştırır. Oysa kişileri bir tarafa bırakıp sadece soruna (davranışa) yöneldiğimizde daha çok işbirliği kurma ve geliştirme şansı yakalayabiliriz. Kişi hakkında değil, durum (sorun) hakkında konuşmalıyız. Bu da, başkalarıyla daha kolay iletişim kurmayı ve beraberinde daha kolay çözümü getirir. Örneğin; Duygulara değil, davranışlara sınır getirmeliyiz. Öfkelenmen normal (anlayabiliyorum) ama cama/kapıya vurman uygun değil gibi.

            f)Çatışmayı Değil, Toleransı ve Uzlaşmayı Öğrenme: İnsanları koruyan gerginlikler değil, esnekliklerdir. Bir düşünürün dediği gibi " Sert olma kırılırsın. Yumuşak olma ezilirsin." Esnek davranmayı öğrenmek iyi bir iletişim ve olumlu insan ilişkileri için gereklidir. Tolerans (esneklik) çatışmaları önler. Çatışma, "Ben böyle dedim, sen şöyle dedin " gibi karşıdakini tökezletecek ve düşürecek horoz dövüşü tarzındaki davranışlardan (iletişimden) doğar. Dengede ise, kısaca herkes tahterevallinin bir tarafında ve karşısındakinin düşmeyeceği şekilde davranmasıdır.

       Çatışmayı çözmek için daima bir noktaya yoğunlaşmalı ve esas konunun dışına çıkılmamalıdır. Genellikle bir mesele tartışılırken başka meselelere geçilerek eski defterler karıştırılarak çözüm yerine yeni problemler yaratılır. Bu durum sorunu büyüterek ve karmaşıklaştırarak içinden çıkılmaz hale getirir.

       g) Güvenli Tutum Sergileme ve Tutumunu Kontrol Etme: Tutum her şeydir ve her durum bizim davranışımıza göre şekil alır. Başkaları ile sağlıklı iletişim kurmak isteyen kişinin yapabileceği en önemli davranış doğru iletişim kurmaktır.

Karşımızdakinin ne söylemesini istiyorsak, ona, öyle söylemeli ve davranmalıdır. Bir insanın bize "Evet" veya "Hayır" demesinde bizim onunla kurduğunuz iletişim, belirleyici olmaktadır.

            İnsan davranışları, genellikle psikolojideki karşılılık ilkesine göre işler. Bunun sonucu olarak, karşımızdakilerin davranışlarını, büyük ölçüde bizim onlara gösterdiğimiz davranış belirlemektedir. "Saldırgan", "Çekingen"  yoksa "Güvenli tutum" mu sergiliyorsunuz? Alacağımız tepki, bu tutumlardan hangisini gösterdiğimize bağlı olarak değişecektir. Mevlâna, "Dünya aksi seda veren bir dağa benzer, ona ne gönderirseniz size, aynısını gönderir" der. Bu üç tutumun iletişim açısından sonuçlarına bir göz atalım.

·         Saldırgan tutum: Kendini koruma adına başkalarının haklarına zarar verecek biçimde davranmadır. Saldırgan, istekleri tehlikeye girdi mi, elde etmek için saldırıya geçer ve karşımızdakine zarar verir. Kendisi de zarar görür. Kendi sınırlarına duyarlı ancak muhatabının sınırlarına karşı duyarlı değildir. Genelde cezalandırıcı, düşmanca, suçlayıcı ve aşırı talepleri vardır.

·         Çekingen tutum: Gerçek duygularını saklar ve sırf sorun çıkmasın diye haklarından,   fedakârlık eder. Çoğunlukla sadece kendisi zarar görür. Sınırlarını koruyamaz. Sonuç kötü iletişim ve bozuk insan ilişkileri.

·         Atılgan (güvenli) tutum: Etkileşimde bulunulan kişiye karşı duyarlı olmaktır. Hem kendi haklarına hem de başkalarının haklarına saygılıdır. Sınırlarının farkındadır. Kendi sınırını korur. Kimsenin sınırına tecavüze kalkışmaz. İsteklerini ve duygularını dürüstçe belirtir. Sonuç iyi iletişim ve sağlıklı insan ilişkileri.

            h)Aynı Anda İki İşi Birlikte Yapmaya Kalkışmamak: İnsan genellikle, iki işi aynı anda tam olarak yapamaz. Bir iş yaparken birinin bize söylediklerini anlayamayabiliriz. Nitekim böyle bir durumda anne-babamız "oğlum/kızım su istemiştim" der, oysa biz, böyle bir şeyi asla hatırlamıyoruzdur. Yalnız bir konuya yoğunlaşıp ve tek bir iş yapmalıyız.

            I) Öfkeli İken İletişim Kurmama: Doğru ve etkili bir iletişim, uyanık ve bilinçli bir halde iken gerçekleşendir. Soğukkanlı olup. Öfkeli anlarda iletişim kurulmamalıdır. Kızgınlık ve öfke, düşünme etkinliğini zayıflatan bir duygudur. "Kötülük, düşünceye öfke bulaştığında doğar. " ve "Hırs gelir göz kararır; hırs gider yüz kızarır, "sözleri bu yargıyı desteklemektedir.

            i)Yargılamama, Durumu Açıklama Ve Duygularını Anlatma: Duyguların ifade edilmesini öğrenmeden etkili bir iletişim kurmak zordur. Duygularını ifade edebilen onları biriktirmez. Biriktirilen duyguların şiddeti artar. Bazı insanlar sadece olumsuz duygularını ifade etmede ustalaşmışlardır. Oysa önemli olan, olumsuz duygular kadar olumlu olanlarını da, ifade etmektir. Olumlu ve olumsuz duyguları ifade ederken, kendimizi kontrol etmeliyiz.

            Tenkit yapmadan, insanları yargılamadan onları anlamaya çalışmalı sadece o konudaki duygularımızı anlatmalıyız. Hata değil, çare bulmalı, sadece soruna değil, çözüme de odaklanmalıyız. Hata bulmak, eleştirmek ve yargılamak iletişimi koparmanın en kestirme yollarındandır.

            k)İletişimde K.O.D. Tekniğini Uygulama: Bu teknik, Kabul, Onay ve Değer sözcüklerinin baş harflerinin bir araya getirilmesi ile oluşturulan bir kelimedir. Tekniğin özü, insanları olduğu gibi kabul et ve onlara değer ver olumlu davranışlarını onayla.

            Bizler, söz ve davranışlarımızla çevremize üç temel mesaj veririz. Bunlar: "Kabul", "Red" ve "Umursamama" mesajlarıdır. Yani, çevremizdekilerle kurduğumuz iletişim ve ilişkilerde, gizliden onlara, ya "Senin farkındayım, seni kabul ediyorum, benim için değerlisin, önemlisin, "mesajı veririz, ya da. "seni umursamıyorum, benim için sen yoksun (reddediyorum), hiçbir kıymetin yok''mesajı veririz. K.O.D. tekniği kısaca bu temel anlayış üzerine kurulmuştur.

            Bu kavramları kısaca açıklayalım:

·        "İnsanları olduğu gibi kabul etmeliyiz." Çünkü kabul edilmek tüm insanların temel ihtiyaçlarındandır. Kabul, bir insanın kendi olma hakkına saygıdır. Bu dünyada değiştirme kudretine sahip olduğumuz tek kişi var. O da, kendimiz. Başkasını değiştirmeye kalkmak boş bir çabadır. Mademki değiştiremiyoruz o kabul edip ve benzersizliğine saygı duymalıyız.

·         "Olumlu davranışları onaylamalı, onay ifadeleri kullanmalıyız." Olumlu davranışları onaylamak kısacası onay görmek insanı olumlu yönde geliştirir, Onaylamak, kişinin güzel yönlerine odaklanmayı gerektirir. Bir tv. Programında, Prof. Dr. Üstün Dökmen, "Eşim bana, sen ne güzel köfte pişiriyorsun dediğini ve o gün bu gündür, evde köfteleri hep kendisinin pişirdiğini" anlatmıştı. Onaylanan kişi, iyi bir iş yapma ya da başarmanın mutluluğunu yaşar.

·         "İnsanlara ve tüm canlılara değer vermeliyiz." Değerli olmak, değer verilmek tüm insanların ortak hedefidir. O halde insanlara değer verdiğimiz, onlara gösterilmelidir. Aslında değer vermek saygının bir sonucudur. Saygıda kusur etmeyenler sevilir. Değer gören insan, değerli olmaya çalışır. İnsanları ayakta karşılamak, bekletmemek, teşekkür etmek vb. tüm olumlu davranışlar değer vermenin ve saygının bir sonucudur. Hiç kimse sıradan kişi gibi algılanmak istemez. Çünkü her insan kendini mühim ve mükemmel olarak görür.

            l)Ortak İhtiyaçlara Yönelik Olma: İletişimde önemli olan bir konu da, mesajın iletişimde bulunanların ihtiyaçlarına yönelik olmasıdır. Sürdürülebilir iletişim, karşımızdakinin ihtiyaçlarına yönelik olduğu sürece mümkündür. Gerçekte ise, kurulan iletişimden, her iki taraf karşılıklı yarar sağlamalıdır (kazan/kazan tutumu). Tek taraflı ve çıkar ilişkisi üzerine kurulu iletişim, sağlıksızdır ve uzun sürmez. Unutmayalım ki, iletişim ortak noktalar üzerinde sürdürülebilir.

            m)İlgi Gösterme, İlginç Olma ve İletişimi Sürdürme: İlgi görme isteği tüm insanlarda ortaktır. Maslow'un yaptığı ihtiyaçlar hiyerarşisine göre, fizyolojik ihtiyaçlardan sonra gelen önemli bir ihtiyaçtır, "'ilgi görme ihtiyacı". Bir bakıma, açlık ve barınmadan sonra gelir. Sonuç olarak, tüm insanlar ilgi görmek ister ve özel ilgiden hoşlanır. Ancak nedense çok az insan, ilgi görmenin tek yolu olan ilgi göstermeyi seçer. Oysa ilgi gösterme, iletişim başlatmanın en kestirme yoludur. Doğal olarak iletişim sürdürmenin de. Çünkü insanlar arasındaki iletişimi sürdürme onların bir birlerine karşı ilgilerini canlı tuttuğu sürece devam eder. İnsanlarla ilişkilerinde ilginç olabilenler her zaman ilgi çekerler. "Sıradanlık yegâne suçtur.". Sıradanlık ilişkileri öldürür. İletişim kurmak kadar sürdürmek de önemlidir. Bunun için, ilgi göstererek yardımcı olmak, örneğin, ilgilendiği konularla ilgili kartlar yollamak, teşekkür mektupları yazmak, davetlere katılmak faks ve elektronik posta ile iletişim kurmak iletişimin sürdürülmesine yardımcı olacak bazı yöntemlerdir.

 

Yorum (2) Yorum yaz!

Benzerlikler üzerine odaklanmak


15/10/2007 ·

İletişim ve insan ilişkilerinde kullanılan bazı kavramlar üzerinden benim için önemli olan güncel olaylara yorum getirmeye çalışacağım;

07 Ekim 2007 de şehit düşen Mehmetçiklerimizin üzüntüsü, benim ve her kesimden halkımızın tepkisini çekmiştir. Bazı gafillerin olayı halay çekerek, kutlaması beni çok üzdü ve dehşete düşürdü.

Şehit düşen askerlerimiz kimlerdi? Onlar bu vatanın evladı…. Bizim evlatlarımız…. Bu vatanın bütünlüğünü korumak isteyen gençlerdi.

Bu ülkede, sıkıntıları da sevinçleri de hep birlikte yaşamaktayız. Gelişmemiş köy, kasaba, mezra ülkemizin her köşesinde var. Devletimiz imkânları ölçüsünde bütün vatan için bir şeyler yapmaya çalışıyor.

Ülkemiz farklı kültür ve kimliklerin yüzyıllardır bir arada başarıyla yaşadığı bir ülkedir. Coğrafik bir geçiş bölgesinde olmamız hep farklı kültürlere sahip olmamıza neden olmuştur. Bu gerçekliğe göre günümüzde hepimiz tek tip olmak zorunda değiliz, farklılıklar bize ayrı pencerelerden değişik bakış açıları ve görüşler verir.

Çünkü gerek kişiler arası iletişimde, gerekse gruplar arasındaki iletişimde benzerlikler üzerinde odaklanmak, birlik ve beraberliğe; farklılıklar üzerinde odaklanmak, çatışmaya, anlaşmazlığa ve hatta ayrışmaya bile götürmektedir.

Yüzyıllardır yan yana, omuz omuza ve iç içe yaşamış insanları onbinlerce kilometre uzaklıkta olan, hiçbir ortak yaşantı alanı bulunmayan, kendi çıkarlarından başka hiçbir amacı olmayan ülkeler küçük farklılıkları bize gösterip bizleri gereksiz çatışmalara ve tartışmalara sürüklemektedir.

Maddi imkânlarımız gelişmekten çok terörle mücadeleye, onlarca yılın kaybolmasına ve ülkemizin geleceği gençler yok edilmekte ve ailelerin ocağı söndürülmektedir.

Tarih ders alınmadığı sürece tekerrür edecektir. Tarihimizde ülkemizi bölmek isteyen dış güçler hep olmuştur ve olacaktır. Olmaması için hepimize görev düşmektedir. Özellikle gençlerimiz bilinçli olmalıdır.

Bu nedenle şehit düşen askerlerin arkasından halay çeken gafil ve cahil üniversiteli gençlere yazıklar olsun gözünüze dizinize dursun demekten kendimi alamıyorum.

Yorum (yok) Yorum yaz!

İyiler ve Kötüler


14/9/2007 ·

Aslında her sistemin güçlü yada zayıf yanları vardır. Hiçbir şey sadece siyah yada beyaz olmayıp, gri tonlarındadır. Yani olaylar, insanlar, durumlar ya iyi yada kötüdür şeklinde sadece iki durumda masallarda bulunur. Bu konuda Eflatun’ a sorulan “İnsanlar nasıldır?” sorusuna verdiği rivayet edilen cevap; büyük çoğunlukla insanlar konusundaki bu fikrimi destekler niteliktedir. Eflatun, “İnsanların yüzde %10 ‘u ya iyidir ya kötüdür, %90’ı hem iyidir hem kötüdür.”demiştir.  Burada uç noktadaki insanların azınlıkta olup hem güçlü hem de güçsüz yönleri bulunanların sayılarının fazla olduğunu ayrıca güçlü ve zayıf yönlerin oranlarının, kişilere, zamana, durumlara ve olaylara göre değiştiğini anlamaktayız.

Yorum (1) Yorum yaz!

İNSAN ve DÜNYA


6/8/2007 ·

Bir haftanın yorgunluğundan sonra pazar sabahı kalktığında tüm haftanın yorgunluğunu çıkarmak için eline gazetesini aldı ve tüm gün miskinlik yapıp evde oturacağını düşündü. Tam bunları düşünürken çocuğu koşarak geldi ve sinemaya ne zaman gideceklerini sordu. Baba çocuğuna söz vermişti, o hafta sonu sinemaya götürecekti ama hiç dışarıya çıkmak istemediğinden bir bahane uydurması gerekiyordu. Sonra gazetenin promosyon olarak dağıttığı dünya haritası gözüne ilişti. Önce dünya haritasını küçük parçalara ayırdı ve çocuğuna eğer bu haritayı düzeltebilirsen seni sinemaya götüreceğim dedi sonra düşündü;

"Oh be kurtuldum, en iyi coğrafya profesörünü bile getirsen bu haritayı akşama kadar düzeltemez."

Aradan on dakika geçtikten sonra çocuk babasının yanına koşarak geldi ve

"Baba haritayı düzelttim artık sinemaya gidebiliriz" dedi. Babası önce inanamadı ve görmek istedi. Gördüğünde de halen hayretler içindeydi ve bunu nasıl yaptığını sordu.

Çocuk; "Bana verdiğin haritanın arkasında bir insan vardı" dedi...

İNSANI DÜZELTTİĞİM ZAMAN, DÜNYA KENDİLİĞİNDEN DÜZELMİŞTİ...

Yorum (2) Yorum yaz!

Yeni bir tüketim ahlakı nasıl olmalı?


2/6/2007 ·

Kaliteli ve yeterli miktarda üretim anlayışını

toplum olarak benimsemeliyiz.

İhracat miktarları da dikkate alınarak planlı üretim yapılmalıdır.

Bilinçli ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda, gerektiği kadar tüketim yapmalıyız.

TV reklâmları, basın ilanları, medyadaki yönlendirici haberlerden etkilenmemeyi öğrenmeli, her şeye sorgulayıcı yaklaşmalıyız.

Çağımızı ele geçirmiş alışveriş çılgınlığından sıyrılmalıyız. Çoğu zaman elimizdekilerle yetinmiyor, sürekli daha fazlasını, daha iyisini arzuluyoruz.

Sorgulayıcı bakış açışı oluşturarak, dış etkilerin bizi çeşitli yanlış şartlandırmalara yöneltmesine izin vermemeliyiz.

Cep telefonunun gereksiz kullanımı sera gazı yayılımını daha çok arttırmaktadır.

Plastik maddeleri kullanmadan önce bir kez daha düşünmeliyiz. Plastik gibi polimer maddelerin doğada yok olması çok uzun zaman gerektirmektedir.

Tüketmeden önce üretmeyi bilmeliyiz.

Bilinçli bir tüketim için önce kendimizi sonra etrafımızdaki insanları eğitmeliyiz.

Toplumun bazı kesimlerinde bu sorunlarla ilgili bir algı mevcut değil. Sorunun ne olduğunu, sebepleri ve sonuçlarını aktarmalıyız.

Görsel iletişim araçlarını bilinçli tüketim anlayışını yaygınlaştırmak için kullanmalıyız. Bu tip yayınlara ön ayak olmalı, talep etmeliyiz.

Tüketim bilincinin yaygınlaştırılmasında gençlerin ilgi alanları üzerinden onlara ulaşmaya çalışmalıyız.

Toplumun bazı kesimlerinde tüketimin bilincinin yeterli düzeyde olmaması nedeniyle, bu bilincin oluşması için öncelikle ekonomik sonuçlarından yaklaşılabilir (örn. su faturasında belirli miktarın üzerinde bir fiyat artışı). 

Toplumda davranış değişikliğinin oluşması için çeşitli teşvik edici ödüller ve caydırıcı cezalar uygulanabilir.

Televizyon kanallarında kalitesiz birçok yayın var, bunlara yeri geldiğinde tepkimizi göstermeliyiz.

Siyasi ve etik değerlerin ortak çıkarlarda buluşması gerektiğini düşünüyoruz.

Atıkların geri-dönüşüm sürecine sokulmasını kendi yaşantımızda bir alışkanlık ve gereklilik haline getirip toplumda da eğitim yoluyla yaygınlaşmasına önayak olmalıyız. Petrole bağımlılığı azaltmalıyız. Kullanılmış yağların bio-dizel olarak tekrar kullanıma girmesine önayak olmalıyız. Aspir en kurak bölgelerde bile yetişen ve bio-dizel üretiminde kullanılan bir bitki olduğundan, bio-dizel kullanımı çift yönlü kazanç sağlayacaktır.

Kaynakları etkin ve verimli bir şekilde kullanmalıyız.

Su kaynaklarımız sınırlı. Suyu içme suyu ve kullanım suyu (bahçe sulama, halı yıkama, araba yıkama vb.) olarak kategorize edip ihtiyacımıza göre kullanmalıyız.

Ülkemizde çok yaygın olan kaçak elektrik ve su kullanımının önüne geçmek için  öncelikli olarak işletmelerde, daha sonra konutlarda gerekli önlemler alınmalı.

Daha önce  altyapı çalışmaları uzun dönemi kapsayacak şekilde planlanıp yapılmadığından ve kaliteli malzeme kullanılmadığından kente dağıtılan suyun %48’i şebekelerimize gelmeden kayboluyordu. , yerel yönetimlerde planlama ve uygulamaların uzun dönemleri kapsayacak şekilde yapılmasını gençler olarak arzuluyoruz. İlimiz yerel yönetiminin bu yönde ilerlediğini görmek biz gençlere umut vermektedir.

Toplu taşıma araçlarının kullanımını tercih etmeli ve teşvik etmeliyiz.

Verimliliği yüksek, enerji kullanımı düşük ve uzun ömürlü tüketim maddelerini tercih etmeliyiz. Çevreye ve kendimize karşı daha saygılı bir tüketim anlayışını yerleştirmeliyiz.

Tek ve ortak bir çıkarımız var. “Doğal varlıkların korunması, yaşanabilir bir dünya.” Tek bir ses olup bu ortak çıkar doğrultusunda hareket etmeliyiz. Ortak çıkarımıza ters düşen uygulamalarla  karşılaştığımızda tepkimizi ortaya koymalıyız.

Amacımız, değerlerimizi yitirmeden kararların kısa vadeli değil uzun vadeli sonuçlarını dikkate alarak bilinçli bir toplum oluşturmak olmalıdır.

Hedefimiz, günü kurtaran değil, geleceği düşünüp geleceğine sahip çıkan bir tüketici ahlakı oluşturmaktır.

Kaynak: TEMA – Beyin Fırtınası Çalışması Sonuçları (Sonuç Bildirgesi) 

 

Yorum (2) Yorum yaz!

Dilimizi yabancı sözcüklerle kirletmeyelim


30/5/2007 ·

Türkçe dünyanın en köklü, en zengin ve en güzel dillerinden biridir. Lütfen dilimizi yabancı sözcüklerle kirletmeyelim
Türkçe' de son yıllarda yaşanan kirlenme ve yanlış kullanım ciddi boyutlara ulaştı. Bu durum, hem Türkçe' de karşılığı olduğu halde yabancı sözcüklerin kullanımı hem de Türkçe ifadede anlam yanlışlığı ve sözcüklerin yanlış kullanımı ile karşımıza çıkıyor.
Bir toplumun en önemli kültürel mirası olan dilin bu kadar kirlenmesi de doğal olarak o kültüre zarar veriyor.

Çok yakında herkesin dilinden utanmadan doğru Türkçe ve sadece Türkçe kullanacağını umut ediyoruz.
Türkçe, diğer Türk dilleriyle birlikte Altay dil ailesinin bir kolunu oluşturur. Bu ailenin diğer üyeleri Moğolca, Mançu-Tunguzca ve Korece’ dir. Japoncanın Altay dil ailesinin bir üyesi olup olmadığı konusu tartışılmaktadır.

Türkçe, diğer Altay dilleri gibi eklemeli, yani sözcüklerin eklerle yapıldığı ve çekildiği, sondan eklemeli bir dildir.

Türk dillerinin yazılı metne dayalı tarihleri 7.-9. yüzyıl Orhon Türkçesine kadar uzansa bile, Türkiye Türkçesi için, Anadolu'ya göç eden Oğuzların 11. yüzyıldan sonra kendi lehçeleri üzerine kurdukları yazı dilini başlangıç saymak gerekir.

15. yüzyıla kadar Eski Anadolu Türkçesi olarak adlandırdığımız bu dönemin en ünlü temsilcisi Yunus Emre'dir.

Anadolu Selçuklularının önce Arapçayı, sonra da Farsçayı resmi dil olarak kabul etmeleri nedeniyle Türkçe Anadolu sahasında 13. yüzyıla kadar gelişememiştir. 13. ve 15, yüzyıllar arasında da gittikçe artan sayıda Arapça, Farsça sözcük içeren bir dil ortaya çıkmıştır. Ancak yine de sade sayılabilecek bir Türkçenin egemen olduğu bu dönemden sonra Osmanlıca adı verilen, yoğun Arapça, Farsça etkisi görülen bir dönem başlamıştır.

16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar süren Osmanlıca dönemi kendi içinde Başlangıç Dönemi, Klasik Dönem ve Yenileşme Dönemi olarak üç bölümde incelenir. Bu dönemde yalnız Arapça, Farsça sözcükler değil gramer kuralları da Türkçeye girmiş, yalnız aydın kesimin okuyup yazabildiği bir saray dili ortaya çıkmıştır.

Dilde özleşme çabaları 19. yüzyılın ikinci yansında Tanzimat dönemi ile başlamıştır. Aydınların Türkçe sözcük kullanma, Arap alfabesinde yenilikler yapma (örneğin tüm ünlüleri yazıda gösterme, normalde bitişik yazılan Arapça harfleri ayrı yazma gibi) çabalarıyla geçen bir hazırlık döneminden sonra Cumhuriyetle birlikte çağdaş Türkçenin temelleri atılmıştır.

Atatürk'ün özel ilgi ve çabalarıyla Latin alfabesine geçilmiş, tarama, derleme ve türetme yoluyla dildeki Türkçe sözcük oranı kısa sürede büyük oranlara ulaşmıştır.

 

 

Yorum (5) Yorum yaz!

« Önceki ::